Yeşil Kazak

Düz gidiyorum…Önüme yollar, insanlar çıkıyor. Birkaçı tanıyor beni, selam veriyorum. Birkaçına çarpıp düşecek gibi oluyorum. Bir parça yıkılmamışlıktan dem vurup avutuyorum kendimi, fiziki oyalamalarda. Tek tük azalmalar görüyorum insanlarda. Yalan söyleyemiyorum fazla evet, aslında kafalarındakiler…Ehh tamam tamam, kendimdeki çöküşü gözlerde resmedip duruyorum.işte Bu ses kulaklarımdan içeri girip yakıyor beni. Nefessiz kalır gibi oluyorum, ama aldırmıyorum. Hani sağlam adamım ya.... Sonra biraz ısınır gibi oluyorum, yukarılardan yaklaşıp hafif ve pervasızca çıkmak isteyen bir şeyle. Soğukta yürürken çekiveriyorum burnumu. Şimdi mendille kim uğraşacak? Nerde benim üç haftadır yıkamadığım yeşil kazağımın kolu? Hah işte… Bir parça daha rahatım şimdi. Ama yine de burnumda olmaması gereken bir sıcaklık. Bu şehrin ayazlarını bu yüzden sevmiyor muyum ben? Burnuma yansıttığı bu soğuk sanki karşıma çıkan bir ayna gibi. Kendimi fark ediyor, bir kenara koyuyorum. Şimdi yine kazağımın yıkanmamasıyla eş süreli bıyıklarımda bir ıslaklık. Hasta mı oluyorum ne? Aynı anda bu üç hafta önce n’oldu da bu kadar alakasız şeyleri yaptığımı düşünüyorum. Bir gülümsemeyi daha salıveriyorum hayatın serin sularına, biraz sonra ıslanıp iyice batacak kağıttan bir kayık gibi. Ama yok, bu burnumda bir şeyler var gibi. Bakıyorum, ve sıcaklığın nedenini yeniden kavrıyorum. Bir parça daha boş bakışlar ve sonra kan renginin bir tek bayrakta güzel gittiğini söyleyen bir arkadaşa katılmadan edemiyorum. Bir garip oluyorum. Ama ne bir taraflarıma bir şey olduğundan, ne de kanı görmeye olan mecalimden. Artık ya uzun bir süre giymeyeceğim bu kazağı, ya da yine yıkama vaktinin yaklaştığını haber alır gibiyim. Bir peçete telaşı sarıyor, biraz yoklanıyorum önce, garip bir tampon, en acımasız ve sertliği soğuktan mı kalitesizlikten mi anlaşılmayan peçete ile, bitti gitti. Hiç aklıma ters bir şey getirmiyorum. Zaten soğuklarda burun kanaması normaldir. O sıcaklarda değil miydi onu bile düşünmüyorum. Hani sağlam adamım ya…

Düz gidiyorum, hayatımdaki bütün yaşanmamışlıklara. En acısından sallıyorum aklımdaki arşivleri zorlayarak. Hani şu aynı anda üç işi birden yapan küfürlerden. Bir taraftan ne müthiş bir dile ve kültüre sahip olduğumu düşünüp gururlanıyorum da. Sonra birkaç tane daha, ve biraz hafiflediğini hissettiğimde ufak düşünceler. “Niye bu yoldayım, nerden geldim buralara, şu köşeyi döndüğümde karşıma tanıdığım bir yol çıkar mı, yoksa o köşeyi hiç dönemeyecek miyim?” Sayısı bende gizli gün adedi kadar geriye gidiyorum. Tabi işin “düz” kısmını bir kenara bıraktıktan ve köşeyi döndükten sonra. Hem zaten ilki o güne terbiyesizlik olur, ikincisi de benim gelenekçi tarafıma. Gittikçe heyecan duyuyor, gittikçe bana benziyorum. Sonra nefes almakta zorluk çektiğimi fark ediyorum her nedense. Yoğunlaşmış ve artık tanınamaz halde olan bir buruşmuş peçeteyi de arşivleri salladığım yere gönderiyorum. Tam o sırada o soğuğun tam da en hissedilir anında, bir derin nefes çekiyorum, ve burnumda iki delik olduğu için Tanrıya şükrediyorum.

Sonrası mı? Yine aynı kendine hakim, güçsüzlüklere vakti olmayan, dolu zamanlarını da boş işlere harcayan, şimdilerde biraz şaşkınlaşan çocuk. Kazak mı? Yine yıkamadım, kanepenin üstünden bana bakıyor….

Yorum (1) Yorum yaz!

13.41

Doğdum;
Bir günde geceden soğudum.
Bahar çırpınışlarına
terkediverdim kendimi...
Olmasa da hiç aklımda
O an tüm yaşanmamışlıklara,
Fısıltılar kondurdum...

Gerisi mi,
Hep bildiğiniz hikaye işte....

Yorum (0) Yorum yaz!

Yakışıksız

Soteye
yat
ha-
-yat
yine bekle
kapıdan
çıkışımı
benim...

Yorum (0) Yorum yaz!

24 Nisan

Bugün bayram
değil..
çoktan geçti.
Yatın,
uyanmamışlığa çocuklar..

Yorum (0) Yorum yaz!

Pist

Bir eski kafalı,
Koymuş ellerini yüzüne
Geçmişin, kendisiyle olan
dalga geçişine ağlıyor.
Bir bakış fırlatıp hepsine,
Bir çırpıda dağıtacağı durumu;
Şimdi yalnız, bir kontesle yapacağı
Hayali bir dansmış, anlıyor.

Yorum (0) Yorum yaz!